Huma Kabakcı Ropörtajı – TEB Dijital Müze “Koleksiyonerler” Dizisi

By Çarşamba Eylül 28th, 2016Basından

Huma Kabakcı genç ve dinamik bir çağdaş sanat koleksiyoncusu; babasından devraldığı koleksiyonu kendi vizyonuyla beraber gün geçtikçe büyütüyor ve gerek ülkemizden, gerek dünyadan birçok değerli sanatçının farklı tekniklerdeki yapıtlarını bünyesine katıyor. Kendini her fırsatta geliştiren, iyi bir koleksiyoner olmak için bol bol okuyup gezmenin önemine yürekten inanan Kabakcı ile çocukluğundan başlayarak sanatla iç içe geçen yaşamını, koleksiyonunu ve gelecek projelerini konuştuk.

Sanata olan ilginiz çocukluğunuzdan geliyor. Babanızın da koleksiyoner olmasıyla ilgili sanatla erken bir tanışma söz konusu. Sanata ilginizi nasıl keşfettiniz? Çocukluğunuza dair hatırladığınız en çarpıcı anlar, anılar hangileri?

Ben doğduğumdan beri sanatla iç içeyim. Fark etmem zaman aldı; çünkü bunu normal karşılıyordum. Diğer arkadaşlarımın evine gittiğimde boş duvar gördüğüm zaman anlayamıyordum. Babam 1980’lerin başında resim toplayarak koleksiyonculuğa atıldı. 90 doğumluyum; ben doğduğumda 8-10 yıl olmuştu başlayalı. O dönemlerde galeri de vardı; Atiye Sokak’taki Ramko Sanat Galerisi. Oraya ufakken çok gittiğimi hatırlıyorum; camın önüne oturur, gelen geçen insanları izlerdim. Sanatçılar da evimize çok gelirdi. Beraber otururduk.

Babanızdan devraldığınız koleksiyonu başka bir çizgiye taşımaya başladınız. Koleksiyonun karakteri zaman içinde nasıl değişti?

İlk olarak babamın koleksiyonculuğu nasıl tanımladığıyla başlayalım. Özel bir koleksiyon en az dört nesil devam etmeli derdi ve bunu bir bayrak yarışı olarak tanımlardı. Dolayısıyla ben sadece ikinci jenerasyonum. Umarım ileride de devam eder. İkinci nesil olarak doksanlı yıllarda doğduğumdan ve Post-İnternet çocuğu olduğumdan benim her zaman daha farklı bir bakış açım ve ilgim olacak. Ama babamın vizyonu da çok önemli ve onu da kesinlikle silmek istemiyorum. Koleksiyonun başlangıcı olarak görüyorum ve o belleği de muhafaza ediyorum; bazı eserler var ki onları koleksiyondan asla çıkarmayacağımı biliyorum. Örneğin zamanında babamın topladığı Ferruh Başağa’lar, birkaç Fahrennisa Zeid, Ara Güler fotoğrafları, Türki cumhuriyetlerden ilgimi çeken bazı sanatçılar… Tabii ben artık daha çok modern yerine çağdaş sanat ile uğraşıyorum. Babam da son dönemlerinde çağdaş sanat toplamaya başlamıştı: Güçlü Öztekin, Ardan Özmenoğlu, İranlı sanatçı Ramin Haerizadeh gibi. Son dönemlerde beraber geziyorduk; lisede sanat eğitimi almıştım ve Londra’da reklamcılık-işletme okuyordum. On sekiz, on dokuz yaşlarında Venedik Bienali’ne ve Art Basel’e beraber gittik. Onları gezerken Susan Hefuna’nın işleri ilgimi çekiyordu; bunu da babama söylemiştim. İlk eserimi onunla beraber aldım. 2008 yılında Londra’da büyük bir galeride staj yapmıştım. O zaman da Ai Weiwei o kadar ünlü değildi. Documenta sergisi daha yeni olmuştu. Kader Attia… Birkaç sanatçı daha… Susan Hefuna’yı da orada tanıdım. Bu şekilde konuya ekspoze oldum.

Koleksiyonda kaç parça bulunuyor? Ne tür işler ağırlıkta?

800’den biraz fazla. Daha çok resim ağırlıklı ama benim dönemimdeki alımlara bakarsak fotoğraf, enstalasyon gibi türler ağırlık kazandı. Hatta videoya da şimdilerde daha çok ağırlık vermeye önem gösteriyorum. Yine de video hala hem copyright açısından hem de ileride tutabilmek açısından henüz bilinemeyen bir alan. Yavaş ve temkinli ilerliyorum. Politik işleri sevdiğim söylenebilir; ama daha incelikli olanlarını tercih ediyorum. Özlem Günyol ve Mustafa Kunt’un işlerini aşağıda gördünüz örneğin. Çok gözüne gözüne politik olanları tercih etmiyorum; bundan kaçınıyorum. Bir de babamla kedimi karşılaştırdığım zaman daha çok kadın sanatçılar üzerine yoğunlaştığımı görebiliyorum. Güneş Terkol, Meriç Algün Rinborg, Etel Adnan, Almagül Menlibayeva gibi isimler koleksiyonumda kadın sanatçılar olarak öne çıkıyor. Bu da kötü bir şey değil. Tate Modern’in bile son yıllarda açıkladığı hedeflerinde kadın retrospektiflerine ağırlık vermeye başladığını görüyoruz. Bu global anlamda eksik ve kadın sanatçıların çok daha fazla gösterilmesi gerekiyor. Bu illa Feminizm anlamına da gelmiyor. Gerçi koleksiyonum hala erkek sanatçı ağırlıklı. Yakın zamanda David Bailey’in Salvador Dali ile çekilmiş bir fotoğrafını da aldım, Hiroshi Sugimoto’nun hafızaya dair “Sam Eric P.A.” adlı tiyatro serisinden eserini de.

Koleksiyonun coğrafi profiline bakacak olursak?

Aslında Pera Müzesi’ndeki bu son sergide gördüğümüz gibi tematik gitmeyi yeğliyorum, çünkü bu global ve multikültürel dünyada o kadar değişik yerlerden geliyoruz ki… Bunu kendi ailemin kökenlerini de katarak söylüyorum ve sırf coğrafi olarak bakmama taraftarıyım. Pera Müzesi’ndeki sergi de tematik odalar biçiminde düzenlendi. Bir oda hafıza odasıydı; hafıza üç ayrı ufak başlığa ayrılıyordu. Kimlik meselesi ve formlar vardı. Bir de Modernite. Ama koleksiyonun tümüne baktığım zaman 1950’lerden bu yana Türk ve Türki cumhuriyetler, artı bir miktar Ortadoğu diyebileceğimiz bir kısım var. İran, Mısır, birkaç Gürcistan da var. Kafkasya…

Aslında Asya’dan Kuzey Afrika’ya doğru uzanan bir bölgeyi kapsıyor diyebiliriz…
Evet.

Pera’daki sergi projesi nasıl doğdu? Bu ilk serginiz değildi sanırım… Daha önce de koleksiyon farklı şekillerde sergilenmişti…

Daha önceden sergilendi. İlk müze sergisi de 2010 yılında babamın inisiyatifiyle Ruhr 2010 projesi kapsamında olmuştu. Almanya’da iki müzede gösterilmişti. Bir ayağı da Macaristan’da yapıldı. Turne yapan bir sergiydi; ancak İstanbul 2010 ayağı gerçekleştirilemedi. Daha önceden babam Tüyap Koleksiyonculuk Ödülü’nü aldığında bir sergi olmuştu o yıl. Ama İstanbul’da bir müze sergisi yapılamadı. Pera Müzesi Türkiye’deki ilk müze sergisi oldu ve onlar açısından da bir ilkti; ilk kez özel bir koleksiyonun sergisini yaptılar. Heyecan vericiydi. 2017’de yine Almanya’da bir sergi yapmayı düşünüyorum; onda da daha çok koleksiyonun bana ait bölümünü göstermek istiyorum. Pera’daki serginin yüzde 60’ı babamın aldığı, yüzde 40’ı benim aldığım yapıtlardan oluşuyordu. 2017’de ise koleksiyonun nereye doğru gittiğini göstermek adına böyle bir yol izlemeyi düşünüyorum. Kendim de nereye doğru gittiğini görmüş olacağım bu şekilde. Ve belki bundan sonraki seçimlerimi ona göre yapacağım.

Peki koleksiyona almak istediğiniz en ütopik eser ne olurdu? Şu anda almanızın mümkün olmadığı veya erişemediğiniz?

Harika bir soru bu! Maddi olanak ve alan limitsiz olsaydı, aklıma ilk gelen İlya ve Emilia Kabakov. Onların 2-3 yıl önce Grand Palais’de yaptıkları “Monumenta 2014: Strange City” adlı sergileri; hatta kendi de ütopya üzerine olan kocaman bir enstalasyon yaptırmışlardı. Onlar tarafından yapılan bir enstalasyon-evim olsa bana yeterdi! İnanılmaz olurdu. Birçok başka örnek de sayabilirim.

Şimdi koleksiyonda sizin için en özel yere sahip eser?

Yüksek lisansımda da, şimdi başlayacağım doktoramda da küratörlüğü seçmemin tek nedeni koleksiyona çok fazla bağlanmak istememem. Çünkü bağlanınca bir hastalığa dönüştüğünü fark ediyorum; hatta küçükken fark ettim. Çok büyük bir sorumluluk; sadece sevmekle olmuyor. Sevdiğim ve çalışmak istediğim birçok sanatçı var; ancak onlar belki konsept olarak koleksiyonuma uymuyor. İkisini ayırmaya özen gösteriyorum. Koleksiyonda çok bağlı olduğum eserler tabii ki var ve değişebiliyor. Ardan Özmenoğlu’nun “Art Is My Husband” neonu beni çok iyi bir şekilde açıklıyor örneğin. Son dönemlerde İtalyan sanatçı Chiara Fumai’nin bir fotoğraf serisini almıştım; işaret diliyle “W.A.R.N.I.N.G” yazıyor.

Alım yaparken daha çok kişisel beğeniniz üzerinden mi karar veriyorsunuz, yoksa yatırım değerini de göz önünde bulunduruyor musunuz? Sanatçının kariyer çizgisine vb parametrelere bakıyor musunuz?

Yatırım olarak bakmayı tercih etmiyorum ve bir danışmanım var: Dr. Tayfun Belgin. Kendisi aynı zamanda müze müdürü. Babamın en son çalıştığı danışmandı. Doktoramı bitirene kadar da hep danışmanım olması taraftarıyım. Çünkü özel koleksiyonculukta koleksiyoncu çok tutkulu olabiliyor ve düşünmeden, ani alım-satım hareketleri yapabiliyor. Tabii ki hepimiz hatalar yaptık; ben de yaptım. Onu biraz kontrol etmek gerekiyor. Satım yaparken de sanatçının geleceğini düşünerek temkinli hareket etmek ve etik davranmak gerekiyor. Birden bire sanatçının üç, dört eserini müzayedeye koymayı normal bulmuyorum. O sanatçı için hiç iyi olmuyor. 2008-2012 yılları arasında Türkiye’de çağdaş sanat çok büyüdü ve birçok ilk yaşandı. O dönemde birçok sanatçının eser fiyatlarının şişirildiğini ve şimdiyse bu ekonomik ve politik ortamda epey gerilediğini görebiliyoruz.

Uluslararası fuarlardan hangilerini takip ediyorsunuz?

Genelde Art Basel ama bu yıl ilk kez gitmedim. Yedi yıl üst üste gittikten sonra. Art Basel’in fuar dışında olan etkinlikleri her zaman daha çok ilgimi çekiyor. Bundan seminerleri kastetmiyorum çünkü artık fuar kapsamındaki seminerler çok fazla reklam ve pazarlama etkinliğine dönüştü. Londra’da olduğundan Frieze’e gitmek kolay oluyor; Fiac’a da yakın olduğundan gitmeye çalışıyorum. Bu yıl Jakarta’ya gittim; daha lokal bir yer görmek istedim. Gelecek yıl Art Dubai ve Sharjah’ya gitmeyi düşünüyorum.

Zaten dünyada merkez biraz kaymaya başladı…

Documenta’ya bile baktığınızda Atina’dan başlıyor. Alaska’da bir bienal açıldı mesela… O konu da çok ilgimi çekiyor. Akademik araştırmalarımda da bir noktada fuarların başka yerlere kayma nedenlerini araştırmak istiyorum. Bununla ilgili veri toplamak istiyorum; henüz zamanı var.

Beğendiğiniz küratörler?

Defne Ayas bence son derece ilginç bir küratör. Çin Sanatı’na da çok ilgi gösteriyor. Kendini geliştirici projeler yapıyor. Vasıf Kortun küratörden ziyade bir direktör; o da kendini çok fazla küratör olarak görmüyor. Ancak çok önemli figürlerden biri. Yurtdışında Ute Meta Bauer; kendisi şu anda Singapur’da. Son derece parlak, inanılmaz bir akademisyen ve küratör. Öte yandan Nancy Spector da çok önemli kadın figürlerinden biri. Aramızda olmayanlardan Harald Szeemann inanılmaz biri; kendini “sergi yapımcısı” olarak tanıtması bile çok büyük önem taşıyor. Günümüzde “küratör” kavramı çok değişti; Kanye West bile kendini küratör olarak sunabiliyor. Müze küratörlüğünden çok farklı artık. “Araştırmacı olarak küratör”, “sergi yapımcısı olarak küratör” gibi birçok farklı fonksiyon görebiliyoruz.

İleride koleksiyonu müzeleştirmek ya da artspace tarzında halka açık bir mekanda sürekli bir sergi haline getirmek gibi bir hedefiniz var mı?

Artspace haline kesinlikle getirmek isterim. Onu zaman gösterir. İleride çocuklarım olursa onlar yapabilir; neden olmasın?

Türkiye’de mi?

Evet. Zaten eserlerin çoğu Türkiye’de. Müze diyemem; çünkü özel koleksiyon müzeleri dediğimiz zaman çok tek taraflı olabiliyor. Böyle bir markalaştırma yerine daha halka açık bir şekilde yapmayı tercih ederim.

Eserleri nasıl muhafaza ediyorsunuz?

Hepsinin değişik rafları var. Belli bir nemde tutuluyor. 22 ile 24 derece arasında, %45-50 nem oranıyla saklıyoruz. Gün ışığına da maruz kalmıyorlar.

Koleksiyonerliğin en cazip yanı sizin için nedir? Sahip olma mı, sergileme mi, yoksa ön araştırma süreci mi heyecanlandırıyor sizi?

Bence araştırma aşaması, sanatçılarla tanışma ve sanatçı stüdyosu ziyaretleri, ya da galericilerle konuştuğum bir sanat yemeği… O hafıza, o yaşadığınız olaylar sizi besliyor. O eseri aldığınız zaman değeri gözünüzde daha da artıyor. Kitaplar da olabilir; sanatçının yazdığı bir şey de olabilir.

Kitapları da koleksiyon yaptığınızı söyleyebilir miyiz? Sanat eseri dışında biriktirdiğiniz başka şeyler var mı?

Kitap hastalığım kesinlikle var; hem annemden hem de babamdan gelmiş olabilir. Araştırmacılığa da geçtiğim için zaten ilgimi çekiyor. Yurtdışına gittiğimde, örneğin Köln’deki Walter König kitapevinde birçok kitap buluyorum. Londra’da Hatchards var; en sevdiğim kitapçıdır. Burada Robinson Crusoe kapanmadan önce orası vardı. Akaretler’deki Minoa’yı da seviyorum. Ancak bu kitap işi bende bir nevi hurdacılık olabilir. İngiltere’ye gittiğimde bile kitaplarımın dizilim şekli karışıktı; benim çalışma tarzım biraz karışık. Yemek yaparken de böyleyim; annem hep kızar bana.

Yemek yapmayı çok seviyorsunuz sanırım…

Evet. Çok yaratıcıyımdır bu konuda. Arkadaşlarımı davet ederim. Bir keresinde 50-60 kişiye yemek yaptığım oldu. Değişik meze çeşitleri hazırladım.

Çocukken koleksiyonlarınız var mıydı?

Birinci, ikinci sınıftayken çıkartmalarım vardı ama sonradan verdim onları. Bir de TY Babies vardı; onların değişik renkte hayvanları vardı, 100 adet kadar. Onları hala tutuyorum; atmaya kıyamadım.

Koleksiyonerliğe yeni başlayanlara önerileriniz?

Bol bol kitap okuyup, galeri gezip bir iki yıl bir şey almamalarını öneririm. Sanatçılarla konuşsunlar; değişik koleksiyonerlerin evlerine gidebiliyorlarsa gitsinler. İnanılmaz olur. Mesela ben bu yıl Jakarta’ya gittiğimde bir koleksiyoncu vardı. Endonezya’nın en önemli koleksiyonerlerinden biriymiş. Son dererece politik ve memento mori, ölüm ve kimlik gibi kavramlarla ilgili eserler topluyor. Bir başka koleksiyon daha gördüm ve ikisi çok farklıydı. Birincisindeki tutku ikincisinde yoktu. İkinci koleksiyonun daha spekülatif topladığını gördüm; yatırım amaçlı ve hangi sanatçı başka koleksiyonlar tarafından toplanıyorsa ben de alayım gibi düşünmüşler belli ki. Oysa öbüründe çok büyük bir iki isim olmakla birlikte onları da zamanında toplamışlar. Öyle bir anlattı ki çok duygulandım ve bu tür insanlarla tanışmak çok besleyici oluyor. Yeni başlayanlara ilk etapta daha çok gezip görmelerini, bakmalarını ve ne kadar insanla konuşabiliyorlarsa konuşmalarını tavsiye ediyorum. Gezip göremeseler bile kitaplar veya online sanat haberlerini okusunlar; the Art Newspaper, Artnet, Blouin Art Info, Artsy, Ibraaz gibi online bloglara bakabilirler mesela. Ondan sonra almaya başlasınlar; böylece ileride büyük bir hata yapmamış olurlar.

Röportaj: İpek Yeğinsü